Monday, June 21, 2010

EPOL 9'dan akılda kalanlar...



Yine yılın o zamanı geldi ve yazın habercisi olan Efes Pilsen One Love festivali için kendimi Santralistanbul'da buldum. Festivalden önce çok tartışılan "Hayati" konusu belki birazcık canımızı sıkmıştı; ancak yine de eğlenmek ve iyi müzik dinlemek için oradaydık.

Üç koşuşturmalı yılın ardından bu sene festivalde seyirci olmak çok garip geldi bana. Alışmışım ya koşuşturmaya, alana girince "eee şimdi ne yapacağım?" diye bir bakındım etrafa. Festivalin gizli kahramanları olan Pozitif çalışanları arkadaşlarım ise arı gibi çalışıyorlardı yine. Cumartesi günü çıktık, kapıda bekledik derken alana ancak 18.30 sularında girebildim. Alana girdikten biraz sonra sevgili dostum Sarp Dakni yine MC olarak anonsunu yapıp yerini Whitest Boy Alive'a bıraktı. Grubun
şeker mi şeker müzikleriyle etrafta rahat rahat salınırken biralarımızı yudumladık. Ardından elektro müzik ikilisi Fischerspooner sahne aldı; ama geçiş olarak bana biraz ağır geldi desem yeridir. Daha geç saatlerde mutlaka daha çok havaya sokabilirdi beni; ama genel olarak seyirciler hallerinden gayet memnun gözüküyordu.
Konser sırasında festival alanını şöyle bir gezelim dedik. Geçen seneye göre festival alanı biraz daha genişletilmiş, Samsung Senin sahnen büyütülmüş, "Müzik için Efes" standına yer verilmişti. Yine de alan artık One Love için küçük gelmeye başlamış ki akşam saatlerine doğru insanlar iyice üstümüze üstümüze gelmeye başlamıştı.
gecenin kapanışını Groove Armada ile yaptık.

İkinci gün alana nispeten daha erken girdim.Etrafı kolaçan edeyim, Samsung Senin Sahnen'deki Türk gruplara bakayım biraz derken şiddetli yağmur bastırdı. "Yağmursuz festival olmaz" diyerek önce stand'ın altına, sonra da Tamirane'ye kaçtım. Yarım saat Tamirane'de arkadaşlarla sohbet edip yağmurun dinmesini bekledikten sonra aslında festivalde gerçekten merak ettiğim tek grup olan Wild Beasts için sahne önündeki yerimizi aldık. Bu arada yanımızda bulunan teyzenin Sophie Ellis Bextor hayranlığı bizi çok şaşırttı. Saatler öncesinden Sophie için sahne önüne gelmiş olan teyze heyecan içerisinde bize Sophie'den bahsedip durdu.

İngiltere'den gelen bu muhteşem topluluk Wild Beasts'te iki üstün ses bulunması normalde gruplarda çok nadiren karşılaştığımız birşey. Wild Beasts'de hem Hayden hem de Tom bizi fazlasıyla mest etmeyi başardı. Maalesef konserin sonlarına doğru arka taraflardan atılan bir baget ve başka bir yabancı cisim grubu haklı olarak sinir ettiği için onlara bis'i göremeden veda etmek zorunda kaldık.


Wild Beast'ten sonra yine Tamirane semalarında arkadaşlarla sohbet edelim derken biraz Sophie Ellis Bextor'a göz attık. Kanımca eskilerde kalmış Sophie yine de güzelliğiyle tam bir "crowd pleaser" olarak konseri tamamladı. Ardından festivalin headliner'larından Ting Tings sahneyi kaptı. İki yıl önce Lowlands festivalinde grubu izlediğimde "2-3 hit şarkıları var ama sonrasında sıkılıyorsunuz" kıvamından başka bir yere taşımamış grup kendini. Ben de yine üç şarkı dinleyip festivale veda etme zamanı geldiğinin farkına vardım.
Herşeye rağmen keyifli bir festival oldu hepimiz için. Organizasyonda emeği geçen herkese teşekkürler!! Önümüzdeki sene One Love'ın onuncu yılında umarım güzel sürprizler bizi bekliyor olur.

Monday, June 14, 2010

2010 European Festival Calender

Avrupadaki büyük müzik festivallerini bizim için seçip bir araya koyan Pollstar'ın bu takvimi çok işinize yarayacak...

Aşağıdaki linkten takvimi yükleyebilirsiniz.

http://www.pollstar.com/blogs/news/archive/2010/03/09/712834.aspx

Saturday, June 12, 2010

Rock en Seine 2009



Geçen seneki Hollanda festivalleri çıkarmamdan sonra aslında bu sene Türkiye’de fazla kişinin de ilgi göstermediği bir Fransa festivali olan Rock En Seine’e gitmeye karar verdim. Peki neden Rock en Seine? Glastonbury, Bennicasim, Woodstock dururken Fransa’da festival mi olurmuş demeyin!


Aslında hikaye tamamen Oasis takıntımdan dolayı başladı. Ocak ayında Düsseldorf’a Oasis’i izlemeye gitmiştim;ancak Liam hastalandığı için konser ertelenmişti. O gün konserin ertelenmesinden sonra başıma gelen traji komik olaylar zinciri de işin cabasıydı. Böylece Oasis’i izlemenin yollarını aradım. Onların myspace’ine bakarken ilk defa Rock En Seine’in adını duydum ve websitelerine girdim. 2003 yılından beri düzenlenen bu festival Paris’in hemen dışında, Sen nehrinin hemen dibinde yer alıyordu ve bu seneye kadar festival P.J.Harvey, Pixies, Queens of the Stone Age, Arcade Fire, Franz Ferdinand, Foo Fighters, Robert Plant, Morrissey, Kasabian, Radiohead, R.E.M, Björk, Feist gibi birçok inanılmaz isme yer verdi. Zaten festivalin yer verdiği isimleri görünce bu festivali kaçırmamalı demiştim. Ayrıca geçen sene Amy Winehouse’u bile book eden; ancak tahmin edebildiğiniz üzere Amy’nin iptal ettiği konserler arasındaydı Rock En Seine.


Geçtiğimiz sene 3 gün süren festivalde yaklaşık 60.000 seyirci festivale katılmış. Rock en Seine bu sene ise Oasis, MGMT, Klaxons, Yeah Yeah Yeahs, Metric, Vampire Weekend, Faith No More, The Prodigy gibibüyük isimleri ağırlıyor. Ben ise festivale katılacağım için deli gibi heyecanlıydım.


Lowlands sonrası Paris’e geldikten 2 gün sonra festival başladı. Line-up’ı Lowlands’den çok da farklı olmadığı için sadece ilk günene katıldığım festival kesinlikle bundan önce katıldığım festivallerden farklıydı. Bu kez snob Fransızların yanında ingilizce konuşarak hayatta kalmaya çalışıyordum. Bir de tabii Oasis’in son konseri olan V festivalini yine Liam yüzünden iptal ettiğini duyunca ister istemez hafif bir gerginlik hissetmeye başladım. 2. bir iptal olursa herhalde Liam’ı linç ederim diye düşünmeye başlamıştım Paris yolunda...


Festival alanı St.Cloud adında bir parkta yapılıyor. Oraya gidebilmek için uzun bir metro yolculuğuna katlanmanız lazım. Bu arada metro’dayken festivalin ilginç reklamları gözüme çarpıyor. Burada Bloc Party, Oasis gibi festivale katılacak grupların şarkı sözlerini yazmışlar. Metro’dan indiğim zaman Sen nehrinin üzerinden bir köprüden geçip festival alanına giriş yapıyorum. Reset adına badge’imi alıyorum, hiç aranmadan backstage’in oradan içeri giriyorum. Festival alanını keşfediyorum; Converse, Heineken ve SFR alanı işgal etmiş durumda. Alandaki 3 sahneyi keşfediyorum. Alan yerdeki sararmış çim/ot ve ağaçlardan oluşuyor. Ana sahnedeki ilk act Just Jack...Şarkılarına aşina olduğum ama kendilerini pek tanımadığım bir grup. Yine de eğlenceli bir başlangıç oluyor benim için. Ardından diğer sahne de catchy pop şarkılarıyla bilinen Keane’e göz atmaya gidiyorum. İyi ses, iyi performansıyla çok da seveni olmasam da kendini dinletmeyi başarıyor. Bu arada 2. ve 3. sahneler alanda birbirlerine çok yakın olduğu için birinde konser bitmeden diğeri başlayamıyor..Başlarsa da 5 dakikalık bir gürültü cümbüşü oluyor. Keane’den sonra festivalin en çok merak ettiğim isimlerinden biri olan Yeah Yeah Yeahs için yerimi kapıyorum. Yeah yeah yeahs konserinin bitimiyle karşı sahnede Passion Pit başlıyor. Önceden çok ilgimi çekmeyen gruba yine tavsiye üzerine gideyim diyorum, yanlız solistin sesi Justin Timberlake kadar ince...Birkaç parçadan sonra pes ediyorum ve ana sahneye Vampire Weekend için yaklaşıyorum. Aslında onları geçen hafta Lowlands’de izledim; ama belki burada daha iyi bir performans sergilerler diye bakıyım deyip kendimi çimlerin üzerine atıyorum. Konser boyunca seyircilerle Fransızca konuşan solist geçen haftaya göre havasında, Paris havası yaramış sanırım!


Ve Oasis...

Vampire Weekend sona erince hızla sahne önüne doğru gidip yerimi kapayım diyorum. Nasıl olsa bir kez Oasis’i kaçırdım, bu sefer yakalamışken önlerden bir yerlerden izleyim bare. Kalabalık inanılmaz, 1 saat öncesinden binlerce kişi yerini almış 90’ların efsanevi grubunu bekliyor. O arada itiş kapış yaşanıyor, hatta ben bir Fransız çocukla tartışıyorum. Neyse yerimizi koruma çabası içindeyken Oasis’in saati gelip çatıyor..Heyecanla bekliyoruz. Saat 22:10. Sahneye biri çıkıyor ve Fransızca birşeyler diyor, herkes arasında konuşmaya başlıyor. Ardından ingilizce Noel ve Liam’ın sahne arkasında soyunma odasında büyük bir kavga ettiğini ve bu yüzden bu konser dahil olmak üzere tüm Avrupa turnesini iptal ettiğini söylüyor. Kulaklarıma inanmıyorum! 2. defa başıma böyle birşey geliyor.Onbinlerce kişi Oasis’in çıkmamasının şaşkınlığı içerisinde, yuhalamaya, bağırınmaya başlıyor. LED ekranlarda “Oasis gig is cancelled due to alternacation” yazıyor. Hala inanamıyorum. O arada sahne üzerinde insanlar koşuşturuyor, ben de dahil olmak üzere seyirciler belki son bir umutla Oasis sahneye çıkar sanıyor; ancak Oasis yerine farklı bir grup sahneye çıkıyor.


Bu da bana bir ders oluyor. Artık şanssızlık mı dersiniz ne dersiniz bilemem; ama Oasis’i dünya gözüyle görmek bana kısmet olmayacak sanırım. Sinirli bir şekilde festival alanından çıkarken yine backstage’den dolanıyorum, o arada Oasis’in bordo rengindeki otobüsünün hareket ettiğini görüyorum.. Ve içerdeler! Otobüsün camından onları görüyorum... Eş zamanlı olarak festivcal alanından ayrılıyoruz. Otele döndüğüm zaman internette Noel’in yaptığı official açıklamaları okuyorum. Noel bir gün daha Liam’a katlanamayacağını ve Oasis’ten ayrıldığını belirtiyor. Twitter’da ise festival’de çalan Amy Macdonald şunları yazmış: “Aman tanrım, Liam sahne arkasında Noel’in gitarını kırdı!”.


Kardeşlerin arasındaki anlaşmazlığın bu boyutlara varması beni çok üzdü; ama sanırım bu kadar yol kat ettikten sonra ikinci kez onları izleyememek en çok içime oturan şey oldu. Yine de olayların boyutları bu kadar ciddiyse sanırım kardeşlerin ayrılmaları herkes için en doğru karar gibi gözüküyor. Oasis’in kendi içindeki problemler hem organizatörleri zor durumda bıraktı, hem de seyircilere büyük bir hayalkırıklığı yaşattı.

Umarım bir dahaki sefere onları görebilirim, tabii o zaman hala Oasis olursa...


Festivalden notlar:

- Rock Art adı altında bir alan açmışlar. Burada 46 sanatçı festivalde yer alacak toplulukların posterlerini dizayn etmiş. Hepsi birbirinden güzeldi.

- Festivalde fiş sistemi yoktu, herşey paralıydı. Bunu ilk kez bir Avrupa festivalinde gördüm.


Lowlands 2009





Harikalar diyarı Lowlands’e hoşgeldiniz! Yine büyüklü küçüklü sahneleri, renkli dekorasyonları ve farklı etkinlikleriyle birkez daha Biddinghuizen’da Lowlands festivalindeyim. Festivalin line-up’ında bu yaz İstanbul’da ağırladığımız The Prodigy, Kaiser Chiefs, Razorlight, Klaxons gibi isimler de var. Biz bu bilindik isimlere bakmak yerine yeni ve farklı isimlere göz atalım diyoruz ve yola koyuluyoruz.

1.GÜN

Bu sene de tarihlerin denk gelmesiyle kendimi Lowlands’de buldum. İlk gün anlaşılmayacak bir hızla geçti. Havalimanından festival alanına arabayla gitmenin aslında bir intahar girişimi olduğunu ancak yolda anlayabildik.Küçücük hollanda’da yarım saatte gidilecek yolu 1,5 saatte gitmemizin ardından maalesef Lilly Allen’ı da kaçırdım. Aldığım duyumlara göre Lilly Allen çok iyiymiş ve “Womanizer” şarkısını full söyleyerek tüm izleyenleri çıldırtmış. Bunu duyunca “kahretsin ben de orda olmalıydım”! diye haykırdım.

Faith No More’u izlemek için yola koyulmuşken festival alanında geçen seneye göre bazı değişiklikler gözümüze çarptı. Daha fazla çadır vardı, aydınlatma çok daha iyiydi ve alanda sushi bile vardı!

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da konser veren Faith No More’u izlemek için sahne önüne sıvıştık, meğer Hollandalılar Faith No More’u çok da sevmezmiş. Kırmızı takım elbiselerle sahneye çıkan topluluğun solisti bir ara dinleyicilerin yanına inip şaklabanlık yapmış olsa da yarım saat sonra oradan kaçıverdik. Daha ilk günden çöp festivale dönüşen Lowlands’de rotayı Kasabian’a çevirdik. “Girl Band” olarak nitelendirilen Kasabian’ı izleyen kızdan çok erkek vardı... Yol yorgunluğu olsa gerek, pilimin hızlı bitmesiyle geceyi Grizzly Bear ile kapatmaya karar verdim. India sahnesinde pek de kalabalık değildi, Grizzly Bear ise fazlasıyla slow tune’larıyla seyirciyi baymayı başardı, haliyle ben de hayalkırıklığına uğradım.

Gecenin sonunda Amsterdam’a dönebilmek için son treni yakalamak uğruna bavulumla speedy gonzalez havama bürünüyorum... Festival Amsterdam’a o kadar da yakın değilmiş!

2.gün

2 saat kadar süren tramvay-tren-otobüs yolculuğundan sonra hızlı adımlarla India sahnesine Patrick Wolf’u izlemek için gidiyorum. Sadece son 2 parçasını yakalamama rağmen bu ilginç çocuğun enerjisi müthiş! Uzaylı kıyafeti ve saçlarıyla klavye başında “Like a Virgin”’i çalıp ordan “Magic Position”’a dönüp tüm seyircinin alkışını toplamayı başardı. Bravo sahnesinde Moderat’a baktığımız zaman insanların bu ikili sayesinde kendilerinden geçtiğini fark ettik, biz de performansın hakkını verdik ve kafayı bulduk. Ardından en küçük sahnelerden biri olan Lima’da Balkan müzikleriyle film müziklerinde de yer alan topluluk Devotchaka’ya göz attık. Küçücük sahne’de grubu izlemek isteyenler dolup taşıyordu. 4 parça sonra biraz bayıp burdan X-ray’deki Lady Sovereign’e bakalım dedik. Bu arada DJ performansları çıkmadan önce Lowlands ekibinin seçtiği dj’ler çalıyor; ancak o kadar kötü çalıyolar ki etraf siren seslerinden geçilmiyor ve biz kaçışıyoruz. Hollandalıların kafaları da mütematiyen güzel olduğu için kimse ne yaptığını ne ettiğini bilmiyor zaten, herkes bizimle Hollandaca konuşuyor. Bu noktada Hollandaca bilmenin faydasını bol bol gördüm 

Lady Sovereign dans müzikten tekno’ya hızlı bir geçiş yapınca biz oradan toz oluyoruz. Aynı şekilde dj setinin başında ilk başlarda problem yaşayan Vitalic’de ağır bir set çalıyor. Biraz daha sakin müzikler dinlemeye karar verip Alpha sahnesindeki Kyteman’s Hip Hop Orkest’i izleyelim diyoruz. Bu kalabalık grupta yok yok! Rap’çisi, Hip hop’çusu derken aradan trompet sesleri çıkıveriyor...Tam Efes Pilsen One Love için uygun bir grup diyoruz! İstek üzerine Charlie sahnesindeki Jack Penate’e gidiyoruz. Çok uzun bir soundcheck seasından sonra grup sahneye teşrif ediyor ve Kasabian havası veriyor. Yine de parlamaları için zamanları olduğunu düşünüyorum. Son durak Basement Jaxx. Biz Grolsch sahnesine yol aldığımızda önümüzdeki sonsuz kuyruğu görüyoruz. İnsanlar çadırın dışına taşmış, Led ekranın önü dolu, gidecek bir yer yok, zar zor birşeyler duyup görebiliyoruz; ama Basement Jaxx insanları çoktan delirtmeyi başarmış!

3.gün

Festivalin son günü. Aslında benim için en değerli gün olarak da değerlendirilebilinir çünkü çok görmek istediğim Little Boots, Arctic Monkeys, Florence and the Machine gibi isimler var. İlk izlediğim isim Amerikalı topluluk Vampire Weekend. Açıkcası şarkıları biraz bayıyor;ancak yeni albümde yer alacak parçaları hiç de fena değil. Hemen ardından Alpha sahnesinde Snoop Dog yer alıyor...Kalabalık yine çadırın dışına taşmış, dağ olmuş vaziyette. “Yooo Snoooooopp Dog” diye çıkıyorlar sahneye. 2-3 bol küfürlü rap şarkısı dinleyip oradan uzaklaşıyorum. Festivalde Live XS’in yaptığı standda bazı gruplar Cd imzalıyor, yakıcı sıcağa rağmen ben de Florence’ın imzasını almak için kuyruğa giriyorum. Herkesin elinde su tabancası, şakalaşmalardan ben de nasibimi alıyorum. Florence Welsch dünya tatlısı bir kız, çok mütevazi. Cd’mi imzalattıktan sonra ofis arkadaşım Sarp’la keşfimiz olan Little Boots’u izlemek için India sahnesine yöneliyorum. Önceki şovlarında aslında senkronizasyon problemi yaşadıklarını gördüğümüz grup kendilerini geliştirmiş, kusursuzca dans etmemizi sağlıyor ve çadırı dolduruyor. Konserin bitmesiyle eş zamanlı olarak karşı çadırda The Whitest Boy Alive çalmaya başlıyor. Çadır tıklım tıkış, grup yeni albümündeki elektro ağırlıklı parçaları çalıyor ve hepimiz mest alıyoruz. Festivalin en çok merak ettiğim ismi olan Florence and The machine ise alana çok uzakta kaldığı için erkenden uzaklaşıyorum. Yer tutayım diye gittiğim Charlie sahnesi çoktan dolmaya başlamış bile...Sahne dikkat çekici, çiçekler, kuşlar, kısacası albümdeki aynı tema sahneye de yansıtılmış. Performans başladığında hepimiz büyüleniyoruz, Florence’ın sesi Feist kadar pürüssüz, sahne performansı da bir o kadar mükemmel. Rabbit Heart parçasını dinlerken adeta gözümden yaş geliyor. Florence and The machine ile hemen hemen aynı zamanda çalan Metric’i kaçırmama rağmen hiç üzülmedim.

Duygusallığı bir kenara bırakıp Bloc Party’e gidiyorum arkadaşlarımla. Grup pek de havasında değil gibi gözüküyor...Ardından festivalin en büyük isimlerinden biri olan Grace Jones’u izlemek için Grolsch sahnesine gidiyoruz. Kalabalık inanılmaz ve tahmin edebileceğiniz üzere etrafta pek çok gay çift var. Sahne’de perde var ve belli ki arka tarafta baya yoğun çalışmalar yapılıyor. Bekliyoruz, bekliyoruz, biraz daha bekliyoruz. Yuhalanmalar arasında Grace Jones 20 dakika (!) geç de olsa muhteşem bir açılış yapıyor. Kafasında ilginç bir şapka, mini bir şortla sahnenin üst kısmında bir yerde karşımıza çıkıyor o gür sesiyle. Parçalar arasında da hep kostüm değiştiriyor. Lazer şovlar arasında yaptığı olağanüstü şovla 64 yaşında olduğuna inanmak mümkün değil.

Gecenin sonuna geliyoruz... Şehire dönmek için geç kalmamam gerekiyor, Arctic Monkeys’i bu durumda feda etmek zorunda kalıyorum. Çöp yığınları arasında otobüs, tren, tramvay şeklinde Amsterdam’a geri dönüyorum. Festivalin tadı yine damağımızda kaldı.

Rock'n Coke 2009




Alanda 1.gün - Perşembe

3 yıllık çabalarımdan sonra İlk Rock'n Coke'um... Festival alanının yarısı hazır halde. Aslında çok daha büyük bir alan bekliyordum; ama alan düşündüğümden daha küçük gözüktü gözüme. Yine de heyecanlıyım. Büyük sahnenin karşında durmuş bakıyorum. Kulis, röportaj odası, basın çadırı diye geziyorum koca alanı. Yarın kapılar açılıyor, herkes haldır haldır çalışıyor. Allahtan hava bulutlu ki alanda yanmıyoruz. Diğer Rock'n Coke'lara göre hem tarih hem de mekân değişikliği yapıldığı için katılımcıların yorumlarını merakla bekliyoruz. Rock'n Coke'a hazırız! : )

Alanda 2.gün - Cuma

Sabah erkenden kalkıp alana geliyoruz. Havadaki bulutlara kanıp pantolon giydiğime bin pişman oluyorum çünkü öğlen saatlerinde hava 35 dereceye yaklaşıyor. Info@rockncoke'a gelen elektronik postaların haddi hesabı yok. Ofiste oturmuş röportaj saatlerine ve kanallarına karar veriyoruz. Ne yaparsak yapalım kimseyi tamamen mutlu etmemiz mümkün değil zaten. Pozitif ofisten çıkıp boş alanı geziyoruz ve birkaç saat sonra kampçılar alana giriş yapmaya başlıyor. Yarın ve Pazar günü eğlenmeye ve dinlenmeye hiç zamanımız olmayacağı için PR ekibi olarak Crazy Dance'e binmeye karar veriyoruz. Gözümüzden yaş gelene kadar gülüyoruz, başımız öyle bir dönüyor ki indiğimizde eğri yürüyoruz : ) Gece Bora Uzer'in renkli performansını, ardından da çok sevdiğim Dearhead'i köşeye sürüklediğim minderler üzerine yayılmışken dinliyorum. Yarın yorucu bir gün olacak, uyku zamanı!

Alanda 3.gün - Cumartesi


Erkenden İstanbul Park'a geldik. Röportaj kâğıtları, kalemler, telsiz ve daha birçok kâğıtla geziniyorum. Bir yandan röportajlar bitse de bir şeyler izlesem diye umuyorum ama zor... Röportajlara gelmişken aslında bugün Reset! için yapacağım Howling Bells röportajı var. Çok röportaj yapmayı sevmiyor gibi gözüküyorlarsa da aslında çok sempatik bir grup : ) Zaten röportajdan hemen sonra izlediğim performanslarıyla tüm izleyicileri etkilemeyi başardılar. Türk ve yabancıların röportajları peş peşe giderken Juliette Lewis'i izlemeye ana sahne'nin önüne gidiyorum. İlk defa Radar sahnesinde izlediğim Juliette & The Licks bizi delirtmişti, bakalım bu sefer bu kadın neler yapacak diye merak ediyorum. Juliette yine süper giyinmiş, inanılmaz havalı; ancak gündüz sıcağından mıdır bilinmez bende 2 yıl önce yarattığı etkiyi bırakamıyor. Konserden sonra tekrar kulise dönüyorum, Juliette'i Meet&Greet'i için hayranıyla bekliyoruz. Juliette ve ekibi inanılmaz mutlu bir şekilde çıkıyorlar odalarından, çok cana yakınlar. Juliette sürekli sahne kostümüyle geziyor kuliste ve Jane's Addiction ekibinin yanında. Meğersem onları çok seviyormuş! Neyse Meet'n Greet'lerde her zaman yılışma payı olduğu için Juliette şanslı fan'ı üzmeden yanağına bir öpücük kondurdu! Bu maymunluklardan sonra yoruluyorum, sıkılıyorum. Aslında festivalde en çok izlemek istediğim isimlerden biri olan The Twelves'in uçaklarıyla yaşadığı problemden dolayı gelemeyeceğini duyunca oldukça üzülüyorum... Yine de kulisin yoğun temposuna dalıp diğer işlere bakıyorum. Jane's Addiction ve birçok kişinin "Trent'i görmek istiyorummm! Nolur beni tanıştır" diyerek yalvarmasına neden olduğu Nine Inch Nails ne kuliste gözüküyor ne de röportaj veriyor. Zaten ben 2 grubu da izleyemiyorum... Gecenin beklenen ismi The Prodigy ismi ise hepimizi titretmeye yetiyor. Çabuk sinirlenebilen; ancak bizim için çok önemli bir isim ve röportaj için kendi kulislerine gittiğimizde hepimiz merakla dikiliyoruz odalarının başına. Saat 23:30 civarı sonunda röportajlar bitiyor, ben de yaşıtlarım gibi arkadaşlarımla sahne önünde deli gibi Prodigy severlerinin arasına karışıyorum. Sahnede Keith gözüktüğü anda sahne önü birbirine karışıyor, millet pogo'ya başlıyor... Bacaklarımın ağrısından bırakın zıplamayı yürücek mecalim bile yok ama özellikle The Prodigy'nin sahne önündeyseniz yaşamak için zıplamanız gerekiyor! Telsizimi koruyarak kalabalığa karışıyorum, "what up you fucking Turkish people??" diye başlıyorlar! Prodigy grubunun üyeleri hiç de yaşlanmış gibi değil, aksine yerlerinde durmuyorlar! Zıplarken kafamdan aşağıya Mojito döküldüğünü, birkaç dakika sonra da bacağımdan aşağı bira döküldüğünü görünce 7. şarkıdan sonra sahne önünden çıkıp daha tenha bir yerden konseri izleyim diyorum. Prodigy tüm hitlerini söyleyerek hepimizi mest etti!


Alanda 4.gün - Pazar


Pazar günü Cumartesi'ye göre daha renkli ve daha yumuşak gruplardan oluşuyor. Yaş ortalaması 20-22'ye düştü eminim :) Ana sahne izleyemesem de röportajlarda gözlemlediğim kadarıyla çok sempatik olduklarına karar verdiğimiz Bulgar D2 ekibi. Zaten festival için o kadar heyecanlılardı ki yanlarında içeri giren herkes fotoğraflarına çekiyor durmadan. Bugün Cold War Kids'i merakla bekliyorum. Alana çok geç gelen grubun röportajı konserden sonrasına kaldı... Ben de gidip öğlen sıcağında sahne önünden Reset! tayfasıyla konseri izliyorum. "I've seen Enough"'u söylemeleri zaten yetti de arttı bile... Bu arada Ezgi ve Onur'la girdiğimiz CWK röportajı girdiğim en eğlenceli röportaj olmasa bile yine de fena değildi. Üzerimdeki "The National" t-shirt'ünü görüp "The National festivalde miydi?" diye sormaları çok hoştu :) Meğersem onlarda The National severlermiş.

O arada herkes Manga Vs. Cartel konserini merakla bekliyor..Bende şöyle düşünüyorum: "Manga vs Cartel nedir ya?!?!". Konuyla hiç ama hiç alakam yok! Coca-Cola Zero sahnesinin ve festivalin yıldızı olacağından emin olduğumuz ve ofiste keşfettiğimiz uzaylı kız "Janelle Monae" inanılmaz havalı; ancak yine onu izleyemiyoruz. Herkez "bu kız yıkılıyooo" derken ben ancak röportaj odasına gelmesini izliyorum. Kendi halinde bir kız, ancak sonradan izlediğim videolardan fark ediyorum ki gerçekten sahnede coşmuş. Arada kaynamasına üzüldüm diğer isimlerden biri İngilizlerin parlayan isimlerinden "We Have Band" oldu. Bu arada Razorlight zamanı geldi. Jonny Borrell zayıflıktan ölecek gibi! Cool'luğuna lafımız yok; güneş gözlükleri, karman çorman saçları, skinny jeanleri ile dolanıyor alanda. Razorlight'tan sonra Kaiser Chiefs'in herkesi coşturduğunu kulisten görebiliyorum. Geçen yıl Pinkpop'da izlediğim grubun inanılmaz olduğunu zaten bildiğim için rahatım. Ve sıra festivalin son büyük ismi Linkin Park'ta. Hem grubun Meet&Greet'i, hem de röportajları bizde. İnanılmaz stres oldum tabii, adamların 4-5 tane 2,5 metre boyunda güvenlikleri kuliste dolanıyor. Sadece 2 röportaj veren Chester'ı güvenlik eşliğinde röportaj odasına götürüyorum. Kıyafetleri o kadar eski püskü ki sanki pazardan alınmış gibi! Bazı aksaklıklara rağmen Chester'ı sağ salim kulis odasına geri bırakıyorum. Bu arada koskocaman festivalde röportajlarla uğraşmaktan dışında ne yaptın diye sorarsanız alın size cevabım: Cold War kids, Kaiser Chiefs ve Chester'a badge'imi imzalattım : )

Linkin Park konserinin 5. şarkısında festival alanına ancak indim, millet zaten kopmuştu. Bir zamanlar dinlediğim Linkin Park için ölüp bitmesem de yine de onları izlemek güzeldi. Konserlerini Türk bayrağıyla sonlandırırken yürümek için ayağımı yere sürüklüyordum...

Benim için kesinlikle çok farklı bir deneyim oldu Rock'n Coke. Sonuç olarak 3 gün boyunca toplasanız 5-6 grup ancak izleyebildim; ama kulis deneyimi herkese nasip olmaz : ) Umarım hepiniz için de güzel bir festival olmuştur!

Efes Pilsen One Love 8




1.gün

Hava inanılmaz sıcak. Cuma günkü yoğun çabalardan sonra bugün festival alanı seyircilere hazır hale geldi. Bu sene geçen seneye göre çok daha fazla stand alanı var. Özellikle Beer Lab'i çok merak ediyorum, bira ve kokteyl'in karışımı kesin birilerini kusturur diye düşünüyorum : ) Basın çadırı, röportaj alanı derken kapı açılıyor! Sıcağa rağmen erken saatte gelen insanların sayısı fazla. Ben genelde sahne arkasındaki röportaj alanında koordinasyondayım. M83, Tricky ve Klaxons röportajlarını aksatmamak gerekiyor, sürekli basından biri geliyor, insanlar etrafta fır dönüyor. Derken M83'ün biraz havalı biri olduğunun da farkına varıyoruz. Grubun sahne önünden sadece 2 parçasını izleme fırsatım oluyor...Benim tarzım değil pek. Ardından Tricky ile röportajlar başlıyor. Tricky gündüz vaktinde festival alanında dolaşırken pek mutlu gözükmüyordu. Meğersem bazı istekleri daha yerine gelmemiş : ) İlginç bir kişilik olmasıyla birlikte röportaj öncesi gayet keyifli olduğu gözümüze çarpıyor. Hatta kendisiyle kısa bir süre sohbet bile ediyorum. Herkes Tricky konserini merakla bekliyoru ama çoğu kişi gibi benim için de hayalkırıklığı oluyor performansı. Çoğu zaman sesi çıkmıyor, kendisine eşlik eden bayan vokal şarkıları söylüyor.. Tricky konseri sırasında Klaxons ekibiyle röportajlar başlıyor. Genç yaşta müzik dünyasında büyük çıkış yakalayan İngiliz Klaxons sonunda İstanbul'da! Aslında birkaç arkadaşım canlı performanslarının o kadar da iyi olmadığını söylüyor bana ama inanmak istemiyorum. Ve sahne önünden onları izleyince mest oluyorum. Golden Skans, It's Not Over Yet'i dinlerken kendimden geçtim adeta! Bu güzel bir gece, yorgunluğuma değecek bir an diye düşünüyorum! 12 saat ayakta durmanın etkisiyle bacaklarım sızlıyor. Arkadaşlarla kısa bir süre Otto'da çalan Zi Punt'a gidiyoruz. Tricky de 2 metre uzunluğundaki güvenliğiyle Otto'da kalabalığa karışmış. Ve geceyi sonlandırmak için eve doğru yol alıyorum.

2.gün


İkinci gün rahatlığıyla Pazar günü alana daha geç geldim. Pazar günü Cumartesiye göre daha sıcak. Sabah kalktığımda yüzümde oluşan korkunç güneş izlerinden dolayı bugün gözlüksüz, gözümü kısarak alanda dolaşmaya başlıyorum. Herkes enerji depolamış, 2.güne hazır! Pazar günü benim için daha farklıydı çünkü Röyksopp alanda röportaj vermiyordu, o yüzden otele gitmek zorundaydım. Akşamüstü heyecan içinde otele doğru koyuldum. Basın geldi, röportaj alanı ayarlandı. Svein ve Tornbjorn'ü bekliyorduk. Aşağı indiler, ikisi de birbirinden tatlıydı. 10 dakikalık röportajlar, araya giren Voice ID'ler, cd imzalatmalar derken ben de arada badge'imi ikisine de imzalattım : ) Hatta sonlara doğru Tornbjorn ile fotoğraf bile çektirdik. Röportajları bitirdikten sonra alanda görüşürüz diyerek hızlıca festivale geri döndük. Babylon'da izleyemediğim Yasemin Mori konserinin sonuna gelmişti, Portecho hazırlanıyordu. Festivalde çalışmak aslında hem çok keyifli hem de çok yorucu, birçok arkadaşınız geliyor ancak hepsiyle 1-2 dakika konuşup iş başına dönmeniz gerekiyor. Starsailor için çok heyecanlıyım, onları ilk defa canlı izleyeceğim. James Walsh röportajlar için geliyor, bu arada baya göbek yapmış. Herşeyi hallediyoruz ve sahne önünden Starsailor'ı izliyoruz. Alcoholic, Tell Me It's Not Over gibi şarkıları dinleyip birkez daha mest oluyoruz. Festival alanı acayip kalabalık, trafik de kitlenmiş olmalı ki dışarıdaki korna sesleri durmuyor. Güzel bir Starsailor performansından sonra Röyksopp için kulise gidiyorum. Svein ve Tornbjorn çimlerde oturmuş setlistlerinin üzerinden geçiyorlar, inanılmaz cool'lar. Biz de basın bombardımanı için hazırlanıp son kez sahne önünde yer alıyoruz. You don't have a clue'yu önden izlerken mutluluğumu anlatmanın bir tarifi olamazdı zaten, Anneli Dreijer'ın müthiş sesi hepimizi etkilemeye yetti de arttı bile! Konserin geri kalanını herkes gibi arkada dans ederek dinliyorum. Ses düzeninde bir problem olsa da Röyksopp'un performansının keyfini çıkardık. Konser bitiminde insanlar Otto'ya hücum ediyor, biz de girmeye çalışsak da başarılı olamıyoruz. Çimde yayılmaca, röportajdan röportaca koşturmaca ve grupların keyfini çıkarmanın ardından bir One Love'ın daha sonuna geliyoruz. Makul bilet fiyatları, sıkı line-up'ı ve santralistanbul'da yarattığı rahat ortam ile Efes Pilsen One Love Festivali adını ön plana çıkardı. Efes Pilsen One Love 9'da görüşmek üzere!

Eurosonic Noorderslag 2009



Hollandanın kuzeyinde yapılan ve Avrupanın 35 ülkesinden gelen farklı grupların kendilerini kanıtlama firsatı bulduğu ve organizatör/müzikseverlerin yeni grupları keşfettiği bir Eurosonic festivalinde daha Groningendayım! Geçen sene Noorderslag festival olarak anılan festival, bu sene daha uluslararası olmaya karar verdiği icin adını ``Eurosonic Noorderslag festival`` olarak değiştirmiş. Ayrıca festival icin basılan derginin tümü de ingilizce! Festivale olan yoğun ilgiden dolayı tüm biletler 10 gün içinde tükenmiş ve kalacak yer bulmak bile imkansiz hale gelmiş. O yüzden bu sene geçen seneye göre daha zorlu bir festival oldu bizim için. Bunun yanısıra festival organizatörleri bu sene festivale katiıamayanları da düşünmüş ve 25 ülkede live streaming yapmaya karar vermişler.

Geçen sene başında bu festivalde keşfettiğimiz The Do, Lykke Li, Sonny J, Reverend and The Makers ve The Ting Tings 2008'ìn ilerleyen aylarında büyük bir başarı yakaladılar. Peki bu sene kimleri izledik, kimleri beğendik?


1. gün

Festival heyecanı ile birlikte hangi grupları izleyeceğimize karar verdik ve elimizde programla Groningen sokaklarına doğru yola koyulduk. İlk izlediğimiz grup Belçika'nın ünlü gruplarından biri Zita Swoon oldu. Her sene Eurosonic festivalinde Avrupa'dan bir ülke üzerine yoğunlaşılıyor ve bu sene de Belçika seçildiği için festivalde birçok Belçikalı grup vardı. Zita Swoon'a sadece 5 dakika baktıktan sonra Danimarkalı Vincent Van Go Go'ya bakmaya gittik. 5 kişiden oluşan bu grup aslında electro,pop ve reggae'nin tam bir mixiydi ancak bizi fazlaca tatmin etmedi. Burda da 2 şarkı izleyip başka bir mekana İngiliz grup The Jessie Rose Trip'i izlemeye gittik. Güzel tınıları olmasına rağmen vokalleri uymadığı için oturmamış bir grup. Ardından 2 kişiden oluşan Russian Red grubuna baktık. Bu grup tam bir soundtrack müzik havasındaydı, oldukça huzur verici ve dinlendirici bir müzikleri vardı.

Zaman zaman hollandalı grupları da bir şans vermek gerekir diyip Firefox AK adlı grubu izlemeye koştuk. Vokalin sesi Björk gibi oldukça güçlüydü, umarım yakında bu grubun adını daha çok duyarız. Firefox AK'den 2 şarkı dinledikten sonra İngiliz grup Lowline'ı izlemeye gittik. Maalesef herhangi bir İngiliz rock grubundan hiçbir farkları yoktu, bizi hayalkırıklığına uğrattılar. Ardından Wallis Bird'e bakmak için Vindicat'e gittik; ancak onlar Lowline'dan daha büyük bir hayalkırıklığı yarattılar. Ard arda yaşadığımız hayalkırıklıklarından sonra Belçikalı deneysel indie rock grubu Madensuyunu izledik;ancak kalabalıktan çok fazla birşey görmemiz mümkün olmadı. Bazen gruplar o kadar çok ilgi görüyolarki kapıda içeri girmeyi beklerken konseri kaçırıyorsunuz...Madensuyu da nerdeyse öyle bir konserdi bizim için. Bu gruplardan sonra benim festivaldeki favorilerim arasına giren İrlandalı grup Fight Like Apes'i izledik. Deneysel rock yapan 4 kişilik bu grubun sahne performansları o kadar iyiydi ki sıkılmaya vakit bulamadık! Gerçekten grubun tüm üyeleri birbirinden tatlı, birbirinden yeteneklilerdi. Bu sene patlayacağını düşündüğüm gruplar arasındalar kesinlikle.Ardından İngiliz electro rock grubu Esser'i izledik. Esser'i izlemek oldukça eğlenceliydi, onlar da favorilerim arasında!

Esser'den sonra başka bir İngiliz grup Micachu & the Shapes'i izledik. Grup 3 gençten oluşan, tamamen deneysel müzik yapan bir topluluk. Genç yaşlarına göre grup üyeleri oldukça başarılı; ancak grubun parlaması için biraz daha zaman gerekiyor gibi. Gecenin son izleyebildiğim grubu İngiliz grup White Lies oldu. Aslında bu yaz kendilerini Lowlands festivalinde izlemiştim ve pek tatmin olmamıştım; ancak yeni gruplara 2. kez şans tanımam gerektiğimi öğrenmiş oldum; çünkü kendileri tarzlarında büyük bir değişim yapmışlar ve Editors olma yolunda büyük bir adım atmışlar. Bu yaz kendilerini birçok festivalde göreceğiz gibi gözüküyor.

Tüm koşuşturmacalarımızdan sonra bir gecede 13 grup görmeyi başardık! Ne yalan söyleyelim, o soğukta o kadar fazla izlemem gerçekten bir başarı.

2.gün

2.gün hasta olmaya başladığım için üzerimde bir halsizlik vardı...Yine de müzik aşkı ve yeni grupları keşfedecek olmanın verdiği heyecanla kendimizi yeniden soğuk Groningen sokaklarında bulduk. İlk gittiğimiz konser Nouvelle Vague tadında coverlar yapan Fransız grup Hollywood,Mon Amour'du. Kate Moss'a benzeyen bir vokalleriyle güzel coverları olduğu için önümüzdeki aylarda adlarını daha çok duyabiliriz. Diğer 2 fransız grup Hindi Zahra ve Melissa Laveux ise favorilerimden olmamakla beraber tatmin edici konserler veriyorlardı. Fransız gruplardan sonra İngiliz grup I Blame Coco'yu izledik. Bu grubun özelliği grubun vokal'inin ünlü sanatçı Sting'in kızı olmasıydı. Zaten kendisini dinlediğiniz zaman sesinden ve şarkılardan da kendisindeki Sting stili açıkca belli oluyordu. Daha 17 yaşında olmasına rağmen gelecek vaad eden bir kız bu. Takip etmenizi şiddetle öneriyorum. I Blame Coco'dan sonra 6 kişiden oluşan, reggae/pop/electro'yu başarılı bir şekilde harmanlayan boyband Kid British'i izledik. Umarım bu yaz Türkiye'de kendilerini izleyebiliriz. Kid British'ten sonra Fransız grup Birdy Nam Nam'ın konserine gittik. Grup 4 DJ'den oluşuyor ve şimdiye kadar adlarını hiç duymamış olmamıza rağmen oldukça başarılı bir grup! Justice ve Daft Punk'ın güzel bir karışımı diyebiliriz kendilerine. Burdan çıkıp festivaldeki favori gruplarımdan biri olan İngiliz grup Mongrel'e gittik. Mongrel 6 kişiden oluşan ve politik şarkı sözleriyle tanınan bir İngiliz grubu ve sahne performansları da fazlasıyla etkileyici. Grubun bu sene içinde büyük başarı elde edeceğine inanıyorum.

Festivaldeki 2.gün benim için maalesef biraz erken geldi. Simplon'da Norveçli grup The New Wine'ı izlerken baş ağrısı ve boğaz ağrısı benim için festivalin sonu anlamına geldi.

Genel olarak festivale baktığımda geçen seneye göre beni daha az etkileyen grup oldu; ancak geçen seneye göre festivale ilgi çok daha fazlaydı. 2 gecede toplam 21 grup izleyebildim. Festivaldeki favorilerim: Kid British, Esser, Mongrel, Fight Like Apes ve Birdy Nam Nam.